Translate

19 Şubat 2012 Pazar

Hugo

Günlerdir yaşadığım yoğun iş temposuna bir de If İstanbul eklenince günlerdir post yazamaz hale geldim. Kız arkadaşımın “aynı post içinde iki film anlat” demesi kafamda her ne kadar bir ampul yaksa da bunun filmlere haksızlık olacağını düşünüp şöyle bir hale soktum olayı; artık her seferinde iki tane post gireceğim arka arkaya. Galiba en makul çözüm bu. Neyse konuyu çok dağıtmadan bu post’un filmine gelelim. Filmimiz Hugo. Adı sizi kandırmasın –Tolga Abi ile Hugo’daki Hugo sanan var bunu, ondan dedim- aslında çok ciddi bir film Hugo. Daha önce The Artist post’umda bahsettiğim o nostaljik dalganın bir ürünü. Aslında kendisi 30’ların Paris’inde yaşayan bir saatçi oğlu. Babasının ölümü ile ortada kalıyor, büyük tren garında saatçi olan amcası da onun bakımını üstlendikten sonra ölüyor. Hugo’nun yaptığı tek şey, bütün gün gardaki saatleri ayarlamak. Bir de babasının ona automaton’u tamir ettirmek. Doğal olarak bu konuyu okuyup sinemaya gidince, insanın hafif klişelerle dolu, sıcacık bir aile filmi izleme beklentisi oluşuyor. Üstüne birde 3D eklenince, Martin Scorsese’nin yaptığı son çocuk filmine dönüşüyor beklenti. 3D demişken, ben açıkçası 3D’yi günahım kadar sevmem. Kendisini sinema olarak da görmüyorum. Çok eğlenceli olduğuna katılıyorum, o ayrı bir konu. Lakin 3D denilen şey sinema değil, başka bir deneyim. İş böyle olunca, filmin ilk karesinden itibaren ördüğüm önyargılar duvarı, 10-15 dakikalar arası tuzla buz oluyor, çünkü film aslında dolaylı yoldan bile olsa Georges Méliès’in yaşamını anlatıyor. Bu özellikle benim gibi bir sinema öğrencisi –en basit tabir ile- manyak bir şey. Sadece bu da değil, film beklide son yıllarda izlediğim en sıcak film.

Georges Méliès (Kingley)


Ben Martin Scorsese’yi diğer yönetmenlerden bir ayrı severim şahsen. Gençlik döneminden, olgunluk dönemine ve yaşlılığına kadar her dönemde ayrı başyapıtlar çıkarmış birisidir. Hugo ise o filmografide apayrı bir yerde. Hugo; bir saygı duruşu, bir özlem. Yukarda da bahsettiğim Méliès, aslında sinemanın Lumière’lerden sonra en büyük atalarından. Kendisini pek çoğumuz “Le Voyage dans la lune” adlı filmiyle hatırlar. Film doğrudan Méliès ile ya da onun hayatı ile ilgili değil ki bence filmi ilginç kılan yön burası. Film hem Méliès’in sinemaya olan küskünlüğü hem de Hugo’nun automaton’u tamir etme süreci olarak iki paralel hikayede anlatıyor. İkiside bir birinin önünü kesmeden ve dikkat dağılmasına izin vermeden öyle güzel ilerliyor ve bağlanıyor ki Scorsese’nin hikaye anlatıcılığına olan saygım bir kat daha artıyor. Filmin görüntüleri ise enfes. Tren istasyonundaki görsellik, detaylar, doku çok büyülü. Özellikle açılış sekansındaki labirent çekimleri, kendimi çöllere vurma isteği yarattı bende. Öyle bir görsel cümbüş var ki beyazperdede insan kendini bir masal kitabının sayfaları arasında dolaşıyormuş gibi hissediyor. Burada Robert Richardson’ın hakkını vermek lazım. Kendisi zaten bu yıl “Best Achievement in Cinematography” dalında aday. Hugo’yu oynayan Asa Butterfield herhalde dünyanın en tatlı çocuğu ve genç yetenek Chloë Grace Moretz ile harika bir ikili oluyorlar. Filmin gizli kahramanı ise Ben Kingsley. Hani adamın öyle bir ağarlığı var ki, beni sadece 1-2 dakika içinde istediği her şeye inandırabilir, baya adamın müridi filan olabilirim.  Zaten filmin özellikle ortalarında hikaye iyice Méliès’e kayıyor ve film tek kişilik şova dönüşüyor. Birazcık bu noktada film sarkma yapsa da hızlı bir toparlamayla finale bağlanıyor ve sinemadan 8 yaşında bir çocuk havasında çıkmamızı sağlıyor.

Martin Scorsese / Yönetmen


Hugo, Scorsese’nin filmografisinde çok farklı ve önemli bir yerde bence. Bu yıl ise Oscar filmleri arasında The Artist’ten sonra benim izlediğim en iyi film. He, diğer filmleri izledikten sonra bundan iyi çıkar onu bilemem elbet, ama siz filmi izlemek istiyorsanız yapılacak en mantıklı hareket 28 Şubat’ı beklemek, lakin DVD ve Blu-Ray’i için pre-order tarihi 28’i. Ama filmi daha önce izlemek isteyen varsa tabi ki internetten indire… Korsana hayır…

Herkese bol filmi günler…


1 yorum:

  1. Bloğunuzu ve yorumlarınızı hayranlıkla izliyorum, filmi seyrettim ama bu yorumdan sonra bi kez daha seyretmek istiyorum, elinize sağlık :)

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...