Translate

19 Şubat 2012 Pazar

The Descendants

Gelelim günün ikinci postuna. Vizyondan önce If İstanbul’da gösterimi yapılan, ödül avcısı The Descendants. Film ülkemizde 24 Şubat’ta “Senden Bana Kalan” adıyla gösterimde olacak. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki aşağıda arada bir spoiler’a kaçabilirim, haberiniz olsun. Filmin yönetmeni Alexander Payne, saygı duyduğum About Schmidt ve Sideways gibi iki tane filmi imza atmış bir kişi. George Clooney; kendi kuşağındaki oyuncular arasında en sevdiğim. Ama totalde bunlar iyi bir film yapmaya yetiyor mu? Hayır. Film biter bitmez aklıma gelen ilk şey; 2010 yılında bir sürü dalda Oscar adaylığı bulunan, arkadaşlarla izleyip, o adaylıkları nasıl aldığını bir türlü anlayamadığımız bir film olan; Up in the Air’di. Yıllar sonra televizyonda rastlayıp ayılıp bayılmıştım. The Descendants’da bana tam olarak aynı duyguları yaşattı dün akşam. Hawaii’li zengin toprak sahibi Matt King’in karısı tekne kazası geçirip, komaya girince, ailenin sorumluluğu Matt’in üzerine kalıyor. Sorunlu iki kız çocuğu ile ailesini ayakta tutmaya çalışıyor.

Matt King (Clooney) ve Alexandra King (Woodley)

Film güzel başlıyor. Durgun Hawaii görüntüleri, deniz, kumsal. Güzel bir vaatte bulunuyor, lakin onu başaramıyor. Matt’in bir sorunu var, çünkü karısı onu aldatmış. Ama karısı ölüm döşeğinde olduğu için bunun hesabını soramıyor kimseden. Bu sırada karısının artık kurtulma şansı olmadığını öğreniyor. O da karısının aşığını bulmaya karar veriyor ve düşüyor yollara. Bir de bu sırada Hawaii adalarından birini ailecek satma sorunsalı var adamın başında. Öncelikle Matt, evliliği konusunda özensiz bir adam, özensiz bir baba. Çok güçlü bir kişiliğe sahip değil. Ona verilen tröst başkanlığı bile ona ağır geliyor. Film boyunca güya karakter gelişiyor, daha güçlü hale geliyor. Sonunda cesur kararlar alıyor ve ailesini ayakta tutuyor. Hayır efendim, yalan! Hiç de gelişim filan göstermiyor. Filmin bu konuda inandırıcılık sorunları olduğunu düşünüyorum. Çok ortada seyrediyor film. Karakterlerin hiç biri büyük bir değişim ya da kırılma göstermiyor. Evet böyle olmak zorunda değil elbet ama filmin senaryosu izleyiciye bunu vaat ediyor.

Bunlar hep böyle grup halinde takılıyorlar filmde de.

George Clooney’i çok sevmeme rağmen son birkaç yılda hep aynı olduğunu düşünüyorum. Sanki Up in the Air’deki karakteri hayatının bir yerinde vali, bir yerinde ise Hawaii’li toprak zengini olmuş gibi duruyor. Böyle yarım gülmeler, hafif dolu gözler filan. Hep aynı. Filmde kötü oynamıyor ama yani doyurmuyor. Bir sürü şey yaşıyor karakter, seyirci de bir değişim, bir catharsis* yaşamasını bekliyor.  Bu yıl, hele Jean Dujardin’in karşısında pek şans vermiyorum ama bu film hakkında bir şeyler dönüyor içerden, o kesin. Alexander Payne açısından ise söylenebilecek fazla bir şey yok. “Oscar garantili, sahibinden film” ilanına başvurmuş gibi duruyor yaptığı her şey. Hava yumuşatması için öylesine yazılmış karakterler cirit atıyor filmde.

Alexander Payne / Yönetmen

Ne yazık ki bu film hakkında postumu kısa keseceğim, çünkü film hakkında çok fazla konuşup kötü önyargı yaratmak istemiyorum ki zaten yazacak çok fazla bir şey de yok. Belki Oscar’ın güçlü adaylarından biri olarak değil de, normal bir film olarak izleseydim çok beğenebilirdim ama beni ilk izleyişimde iyi bir film olmasına rağmen hiç tatmin etmedi. Siz yinede gidin görün tabi, film filmdir. Herkese bol filmi, bol eğlenceli günler.

*Catharsis : Ruhsal sarsıntı ile arınma
-Fun fact : Kuzenlerden Milo, aslında Twin Peaks dizisinin Şerif Truman'ı

2 yorum:

  1. Ben kuponumu çok önceden doldurdum,heyecanla bekliyorum :))

    En iyi kadın oyuncu:Viola Davis
    En İyi Uyarlama Senaryo:The Descendants
    En İyi Animasyon Film:Rango

    ve birkaç kategoride farklı görüşlerdeyiz.Bakalım hangimizin kuponu tutacak :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. hak eden kazansın diyelim o halde =) aslında düşününce animasyonu rango da alabilir, çok kesin konuşmuşum ben puss in boots derken ama =))

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...