Translate

14 Şubat 2012 Salı

The Artist

İlk entry’im için pek de uzun sürmeyen bir düşünme faslından sonra “The Artist” hakkında bir şeyler yazmaya karar verdim. Bu sene herhalde sinemayla az da olsa ilgilenip de The Artist’in adını duymayan yoktur. Ama filmin sessiz olmasını, gösterimde ses konusundaki bir hatadan kaynaklandığını sananlar var ne yazık ki . Bu yılki Filmekimi’nde kaçırdığım ve de kaçırdığıma en çok üzüldüğüm film olan The Artist; Golden Globe, Critics' Choice, SAG, DGA ve son olarak da BAFTA’da gaza gelip en baba ödülleri topladı. Ayrıca Oscar’lar için de bir dolu adaylığı bulunmakta. Tamamen sessiz, saniyede 22 kare olarak çekilmiş, sadece aralarda ara yazıların çıktığı bu filmin –ki bu ara yazıların alt yazı çevirisi değil, Türkçe yapılması ayrı bir şıklık- bu kadar göklere çıkarılıp, ödüllendirilmesinin çok açık nedenleri var elbet. Öncelikle son yıllarda, özellikle de bu yılda, başta Hollywood olmak üzere dünya sineması nostaljik bir akımın etkisi altında. Bence henüz daha 117 yıllık bir geçmişi olmasına rağmen kendini çok çabuk tüketen bir sanat türü olmasından kaynaklanıyor bu geçmişe duyulan özlem / saygı duruşu olayı. Akademi’de en iyi film adaylıkları bulunan Martin Scorsese’nin masalsı “Hugo”su ve Steven Spielberg’ün epik savaş filmi “War Horse” bu yukarda bahsettiğim tanıma birebir uyan filmler. Ama The Artist'i bunlardan bir adım ileriye atan çok önemli bir özelliği var bence. O da safkan bir Hollywood filmi olmaması. Cast ve Crew’un yarısından fazlası Fransız. Filmin ilk karesinden itibaren yönetmen şunu diyor; “Ey izleyici! Ben sana pek fazla bir şey vaat etmiyorum. Sana bir adamın hikâyesini anlatacağım. Beğenip, beğenmemek sana kalmış.” İş böyle olunca 1,5 saati aşan süresi ve üstüne üstlük tamamen sessiz olmasına rağmen filmden bir dakika kopmuyor izleyen kişi. Çünkü perde de gördüklerimiz aceleye gelmemiş, yavaş yavaş, dertsiz tasasız oluşmuş bir iş. Herkes yaptığı işi çok iyi anlamış durumda ve de çok iyi yapıyor. Bu tarz bir uyumu günümüz sinemasında pek çok usta yönetmen bile yakalamakta güçlük çekiyor.

George Valentin (Dujardin) ve Peppy Miller (Bejo)

2012 model beyinlerimiz filmleri belli şekillerde okumaya alışmış durumda. İşte efendime söyleyeyim, kız gelir “Sana çok aşığım” der, adam “Asla birlikte olamayız” der filan falan. Biz buna göre bir düzlem oluştururuz. Hikayeyi ona oturturuz, sonu hakkında tahminler yaparız vs. Bu algıyı kırmak normalde pek bir zordur. İşte film tam olarak bunu yapıyor. Tamamen sessiz olmasına rağmen bir de sinemanın “yenilikçi dil” nimetlerinden hiç yararlanmıyor Michel Hazanavicius. O algıyı kırıyor ve birkaç replik ile anlatılabilecek olayları tamamen öze dönük bir şekilde anlatıyor, yani oyuncu üzerinden. Benim “99 francs” ile tanıdığım Jean Dujardin insanüstü bir performans çıkarıyor. Bütün film boyunca hiç sesi çıkmıyor Dujardin’in. Günümüzde konuşabildikleri halde az buçuk bir şey anlatmak için debelenen aktörleri düşündüğümde, Dujardin öylece duruyor sahnede. Arada gülüyor, bakıyor filan. Özellikle törenlerdeki kabul konuşmalarını izleyince televizyondan tutup çıkarıp, yanıma oturtup o harika aksanıyla birkaç lafın belini kırma isteği uyandırıyor insanda. Umarım o da Hollywood’a transfer olduktan sonra ne kadar saçma sapan proje varsa onlarda oynayan, Avrupa’lı aktörlere dönüşmez. Dujardin’in partneri Bérénice Bejo’da hiç altta kalmıyor. İkili sahnelerinde, özellikle filmin sonundaki tap dance sahnesinde döktürüyorlar. Dujardin ile Bejo’nun kimyalarının bu kadar uymasının sebebi daha önce yine Michel Hazanavicius tarafından yönetilmiş bir ajanlık parodisi olan “OSS 117: Le Caire, nid d'espions”da da birlikte oynamaları. Filmin müziklerini atlamak ayıp olur. Ludovic Bource imzalı sountrack çalışması inanılmaz olmuş. Zaten 100 dakika boyunca susmayan, filmin ikinci baş rolü olmuş olan müziklerin zayıf olması beklenemez. Yönetmenlik ve senaryo adına hayran kaldığım her şeyden bahsetsem konudan çıkar, benim kıskançlık krizlerim hakkında bir post olur bu ama kısaca özetlemem gerekirse, Michel Hazanavicius her şeyi tam tadında kullanmış. Galiba filmin de ana cümlesi bu olabilir. Her şey tam tadında. 

Michel Hazanavicius / Yönetmen
The Artist, bu yıl izlediğim en iyi filmlerden biri. Hatta öyle bir film ki; bu filmi izleyip de beğenmeyecek bir insan yoktur diye düşünüyorum –gittiğim seansta filmi 10. dakikasında terk eden çift hariç- . Ülkemizde çok fazla gişe yaptığını düşünmüyorum. Bu yüzden bol süslü blockbuster’lar arasında uzun süreler vizyonda kalması çok muhtemel değil. Siz en iyisi bir şekilde en kısa zamanda filmi izleyin. Ben ise elimden geldiğince Oscar törenlerine kadar aday olan bütün filmleri izleyip, buradan yazacağım. Bu post’uma Ingmar Bergman’ın ’57 yapımlı şaheseri Wild Strawberries’den beri izlediğim en iyi rüya sekansı ile son veriyorum. Herkese bol filmli günler…





2 yorum:

  1. değerlendirmeleriniz için teşekkür ediyorum.İlgimi çekenler için notlar aldım.

    YanıtlaSil
  2. I "nominated you for the versitale blogger awards" -don´t know what that is, but I just joined the game.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...