Translate

27 Şubat 2012 Pazartesi

84. Akademi Ödülleri'nin ardından...


Bir tören daha geride kaldı. Ekonomik krizin de etkilediği sinema piyasası vasat bir yıl geçirmişti bence. Oscar’larda aynı vasatlık düzeyinden kurtulamadı. Bu yıl ki törenden beklentim yüksekti, o yüzden bütün hışmımla girişeceğim ben! Öncelikle 1986’da ki ödül töreninden beri yapılan en kısa iki törenden biriydi –diğeri 2005 yılında 3 saat 14 dakikalık sürmüştü-. Hayır, zaten iki ödül arasına reklam almışsın, dünyanın yarısından fazlasında canlı yayın yapılıyor. Sadece Amerika’da 40 milyon izleyicin var. Nedir bu acele? Neyin korkusundalar anlamadım. Billy Crystal’a ne olmuş öyle? Anlamsız, saçma sapan espriler. Kendi dediğine gülmeler, sanki evinden apar topar getirmişler gibi bir havalar, pek anlam veremedim. Zaten şu Hugh Jackman’ın 2009’daki muhteşem performansından sonra sahneye çıkıp da birkaç müzikal numarası yapmayan kalmadı . Sahneye her çıkan, işte bir melodiyle adayları okumalar, filmlerin temalarından şarkı yapıp esprili sözler yazmalar filan. Yani ne alakası var birbiriyle. Adam yıllar önce öyle bir tarz benimsemiş, hakkını vermiş, yapmış. Neden hala kullanıyorlar? Oscar’ın tarihinde müzikalle alakalı çok önemli bir şey mi var? Hani zaten iyi bir sunucun yok, birde hızlı yapmak istedin programı. E, ara şovlardan ne istediniz o halde! Her yıl “En iyi şarkı” adayları programın içine dağılmış bir şekilde şarkılarını seslendirirdi, ya da sahnenin altındaki orkestranın hep bir esprisi olurdu –Yanlış hatırlamıyorsam geçen yıl Michael Giacchino yönetiyordu mesela-. Bu yıl bir ara Cirque du Soleil çıktı, bir de reklamlara girmeden önce, açılışlarda “Besame Mucho” çalan, konservatuar öğrencileri gibi bir grubu gördük. Sonra ben töreni izlerken, o grubun içinde “Ah ulan ah, keşke gitarı bırakmasaydım, ekstralara çıkardım” bakışlarına sahip birini gördüm. Bir dikkat ettim ki; Hans Zimmer! Sonra bağıran bir esmer arkadaş –A.R. Rahman- ile devam etti konserleri onların. Bütün bir programı, prodüksiyon olarak özetlersek, şuna vurgu yapmak gerektiğini düşünüyorum. İnsanların Akademi Ödülleri’ni sevmesinin tek bir nedeni var. O da yılın en büyük sinema şovu olması. Bakın şovu diyorum, sinema hakkında bir tören değil. Neden kimse açıp Cannes’i izlemiyor, ya da Venedik’i. Çünkü Oscar’ın bir görkemi var, bir büyüsü, prestiji var. Oscar seremonisi denilen bir olay var. Eğer o büyüyü kaybederseniz, o zaman hiç bir şeye benzemeyen bir şey çıkar ortaya. Neyse, saydırmaya devam etsem, giderim böyle, biz en iyisi konumuza geri dönelim.



Best Motion Picture of the Year // En İyi Film
The Artist
Zaten gecenin başından beri iki aday vardı. Biri The Artist, diğeri ise Hugo. Ödül sonlara doğru iyice kesinleşti ve hak ettiği gibi The Artist’e gitti.


Best Performance by an Actor in a Leading Role // En İyi Erkek Oyuncu
Jean Dujardin for The Artist
Bu ödül içinde hak yerini buldu diyebilirim. Bu yıl hiç kimsenin performansı beni benden almadı ama Jean Dujardin 5’linin arasında en çok sivrilendi. Ancak tek kelime İngilizce bilmemesinden dolayı mıdır bilmem ama biraz gergin ve o gerginliği saklamak adına da biraz kasıntı gibiydi. Aslında pamuk gibi şeker bir adamdır!

Best Performance by an Actress in a Leading Role // En İyi Kadın Oyuncu
Meryl Streep for The Iron Lady
Ödülü onun kazanacağı çok kesindi. Kız arkadaşımın perdeye benzettiği elbisesi ile çıktı sahneye ve klasik bir konuşma yaptı. Artık şu ödülü kazandığını öğrenince şaşırma numaralarını bıraksa her şey çok daha iyi olacak ama.


Best Performance by an Actor in a Supporting Role // En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Christopher Plummer for Beginners
Tartışmasız favoriydi Plummer. Bütün ağırlığı ile sahneye çıktı ve Oscar heykelciğine bakıp; “Benden sadece iki yaş gençsin! Bunca yıl neredeydin?” dedi. Harikaydı.

Best Performance by an Actress in a Supporting Role // En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Octavia Spencer for The Help
Sürpriz olmadı. Octavia bütün dişli rakiplerinden sıyrılıp ödülü kucakladı. Helal olsun.


Best Achievement in Directing // En İyi Yönetmen
Michel Hazanavicius for The Artist
Beklenildiği gibi Michel Hazanavicius kazandı ödülü. Çıktı, güzel bir konuşma yaptı. Ayrıca Bérénice Bejo’nun da kocası olduğunu öğrendik böylelikle.

Best Writing, Screenplay Written Directly for the Screen // En İyi Orijinal Senaryo
Midnight in Paris / Woody Allen
Harika bir senaryoya sahipti Midnight in Paris. Ödül Woody’ye gitti ve her zaman ki gibi törene gelmeyerek ödülü almadı.

Best Writing, Screenplay Based on Material Previously Produced or Published //  En İyi Uyarlama Senaryo
The Descendants / Alexander Payne, Nat Faxon, Jim Rash
Ben bu film hiç ödül almasın istiyordum. Lakin dün sahneye çıktığında Alexander Payne onların alacağı tek ödülün bu olacağını biliyor gibiydi. Annesine ithafen aldı ödülü.


Best Animated Feature Film of the Year //  En İyi Animasyon Filmi
Rango / Gore Verbinski
Gözümün önünde duran filmi göremedim tahminlerimi yazarken. Rango hak etti ve aldı ödülü. Gore Verbinski gibi orijinal bir yönetmen de böylelikle ilk Oscar’ına kavuştu.

Best Achievement in Cinematography //  En İyi Görüntü Yönetmenliği
Hugo / Robert Richardson
Bu da sürpriz olmadı. Gönül Emmanuel Lubezki’nin kazanmasını isterdi ama Hugo’da hak ediyordu kesinlikle.

Best Foreign Language Film of the Year //  En İyi Yabancı Film
Jodaeiye Nader az Simin / Asghar Farhadi (Iran)
A Seperation çok iyi bir filmdi. Diyecek hiçbir şey yok. Helal olsun. Geldiler, ödülü aldılar ve evlerine geri döndüler.


Best Achievement in Editing //  En İyi Kurgu
The Girl with the Dragon Tattoo / Angus Wall, Kirk Baxter
Gecenin en büyük, hatta tek sürpriziydi. Akademi yıllardır hakkını yediği filmlerin acısını çıkarırcasına ödülü The Girl with the Dragon Tattoo’ya verdi. Sürpriz olmasının sebebi ise şu; Akademi bu ödülü genellikle en beğendiği filme verirdi ki, genellikle bu film en iyi film de seçilirdi. Ama bu yıl, çok karışık olan birden çok hikayeyi, gidiş gelişlerle ustaca anlatan bir filme gitti altın heykelcik.

Best Achievement in Art Direction // En İyi Sanat Yönetmenliği
Hugo / Dante Ferretti, Francesca Lo Schiavo
Hugo hak etti, Hugo kazandı.

Best Achievement in Costume Design // En İyi Kostüm Tasarımı
The Artist / Mark Bridges
Benim tahminlerimin tutmadığı bir başka dal. Beklemezdim The Artist’in bu ödülü almasını. Daha görkemli bir filme gider diye düşünmüştüm. Yanlış düşünmüşüm.

Best Achievement in Makeup //  En İyi Makyaj
The Iron Lady / Mark Coulier, J. Roy Helland
The Iron Lady, ödülün sahiplerinin de açıkladığı gibi hem Maryl Streep’i Margaret Thatcher yapmak, hem de kendine has mimiklerini kaybetmemesini sağlamak adına başarılı bir makyajdı.

Best Achievement in Music Written for Motion Pictures, Original Score //  En İyi Müzik
The Artist / Ludovic Bource
Ludovic Bource, hak etti ve kazandı. Filmin müzikleri çok iyiydi.


Best Achievement in Music Written for Motion Pictures, Original Song // En İyi Şarkı
The Muppets / Bret McKenzie ("Man or Muppet")

Best Achievement in Sound Mixing // En İyi Ses Miksajı
Hugo / Tom Fleischman, John Midgley
Hem sound mixing’i hem de sound editing’i Hugo’nun kazanacağını ön görmüştüm. Öyle de oldu gerçekten.

Best Achievement in Sound Editing // En İyi Ses Kurgusu
Hugo / Philip Stockton, Eugene Gearty

Best Achievement in Visual Effects //  En İyi Görsel Efekt
Hugo / Robert Legato, Joss Williams, Ben Grossmann, Alex Henning
Rise of the Planet of the Apes’in biraz hakkı yendi gibi oldu ama Hugo’nun da görsel efektleri harikaydı. Hak etmediler desem yalan olur.

Best Documentary, Features //  En İyi Belgesel Film
Undefeated / Daniel Lindsay, T.J. Martin, Rich Middlemas

Best Documentary, Short Subjects //  En İyi Belgesel Film, Kısa Metraj
Saving Face / Daniel Junge, Sharmeen Obaid-Chinoy

Best Short Film, Animated //  En İyi Kısa Film, Animasyon
The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore / William Joyce, Brandon Oldenburg

Best Short Film, Live Action //  En İyi Kısa Film
The Shore / Terry George, Oorlagh George


Post’uma son vermeden önce demek istediğim birkaç şey daha var. Bunlardan ilki şu; insanların kafasında şöyle bir sorunsal var. Neden benim beğendiğim film ödül alamadı? Öncelikle bunun iki cevabı var. İlki; Oscar’lar en iyi filmi değil, en popüler, en sevilen, en iyi pazarlananı ödüllendirme üzerine kurulu bir tören. Bu yıl bir istisnaydı. O yüzden en iyi filmin, ya da hak eden bir yönetmenin, oyuncunun ödül alamaması şaşırtıcı bir şey değil. Bir diğer şey ise; sinema, diğer bütün sanatlar gibi olabildiğince öznel bir sanat. Yani kişinin üzerinde bıraktığı etkiye bağlı olarak işliyor. Bu nedenle her grubun seçtiği filmler farklı oluyor. Yani kısaca kimse bu yılın en iyisi budur diyip, bam diye önüne koyamaz. O yıl hangi filmi beğendiysen, o yılın en iyisi odur. Son olarak, ben film izlemeyi seven bir kimseyim. Bundan sonrada izlediklerimi buradan paylaşacağım. Bol filmli, daha doğrusu iyi filmli günler diliyorum…

25 Şubat 2012 Cumartesi

84. Akademi Ödülleri tahminlerim!

Evet! Sonunda bir Akademi Ödülleri’ne daha geldik. Verilen ödüllerin, özellikle akademinin son yıllardaki tutumundan sonra gözümde hiçbir değeri kalmadı lakin yılın en prestijli ödülleri olduğunu inkar etmek ayıp olur. Bu yılı, geçen yıllarla kıyaslayarak incelediğimizde geçtiğimiz 5 yıla nazaran baya zayıf kaldığını düşünüyorum. 2007’de Scorsese’nin “Ben de buradayım!” dediği Departed ile Iñárritu’nun İnglizce şiiri Babel, 2008’de son zamanların en yetenekli yönetmenlerinden birisi olan Paul Thomas Anderson’ın There Will Be Blood ve her ne kadar Coen’lerin vasat bir işi olduğunu düşünsem de No Country for Old Men, 2009’da Fincher’ın fantastik aşk filmi The Curious Case of Benjamin Button ve Danny Boyle’un kıpır kıpır filmi Slumdog Millionaire, 2010’da James Cameron’un destansı Avatar’ı ve Tarantino’nun son baş yapıtı Inglourious Basterds, 2011’de ise “muazzam” Inception, “adına hürmeten” The Social Network, “karanlıklar prensesi” Black Swan ve “harika” The King's Speech vardı. Bu yıl ise aday olan 9 film içinden bir tek The Artist sayılabilir. Buna rağmen çok çekişmeli bir sene olacak gibi duruyor. Umarım hak eden kazanır. –hayır, böyle bir şey olmayacak- Aşağıda küçük bir liste yaptım. Önce “Kim kazanmalı?” diyerek favori adayımı belirledim. Ardından da “Kim kazanabilir?” diyerek de Akademi’nin meyilli olduğu adayı yazdım.


Best Motion Picture of the Year // En İyi Film
Kim kazanmalı? : The Artist
Yıla iyi başlayan The Descendants, geçen yıl ki The Social Network’ün durumuna düşerek virajı iyi alamadı. Artık ödülün tek favorisi The Artist. Yılın en iyisiydi. Kesinlikle ödül onların olmalı. Zaten öyle olacak gibi gözüküyor.
Kim kazanabilir? : The Artist


Best Performance by an Actor in a Leading Role // En İyi Erkek Oyuncu
Kim kazanmalı? : Jean Dujardin for The Artist
Harika filmin, harika oyuncusu. Ancak Akademi’nin Fransızlara ve George Clooney’e olan sevgisi ölçüldüğünde kimin üstte olacağını kestirmek güç. Umarım Jean Dujardin kazanır.
Kim kazanabilir? : George Clooney for The Descendants


Best Performance by an Actress in a Leading Role // En İyi Kadın Oyuncu
Kim kazanmalı? : Meryl Streep for The Iron Lady
The Iron Lady’yi izleyemedim lakin okuduklarıma ve duyduklarıma göre Meryl Streep diyorum. Belki bir ihtimal altın heykelcik Viola Davis’e de gidebilir. Zor ihitmal.
Kim kazanabilir? : Viola Davis for The Help


Best Performance by an Actor in a Supporting Role // En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Kim kazanmalı? : Christopher Plummer for Beginners
Beginners, Filmekimi’nde izlediğim en iyi filmdi. Christopher Plummer ise enfes oynuyordu. Her yıl olduğu gibi “En iyi yardımcı erkek oyuncu” ödülünü kazanacak kişi kesin. Christopher Plummer banko. –Chris olmasaydı Max von Sydow’un kazanmasını isterdim açıkçası-
Kim kazanabilir? : Christopher Plummer for Beginners


Best Performance by an Actress in a Supporting Role // En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Kim kazanmalı? : Bérénice Bejo for The Artist
Ben kazanamayacağını bile bile Bérénice Bejo demek istiyorum. Çünkü The Artist'in resmen hayranıyım. The Help ise bu yılın en sevilen filmlerinden oldu. Octavia Spencer’da çok iyi. Gönlüm razı olmasa da ödül ona gidecektir.
Kim kazanabilir? : Octavia Spencer for The Help


Best Achievement in Directing // En İyi Yönetmen
Kim kazanmalı? : Michel Hazanavicius for The Artist
Ödülün kesinlikle hakkı Michel Hazanavicius’un ama Akademi’nin bu dalda aklı baya karışık. Saçma sapan kararlar alıyorlar her yıl. Ödül Martin Scorsese’ye hatta Alexander Payne’e bile gidebilir.
Kim kazanabilir? : Martin Scorsese for Hugo


Best Writing, Screenplay Written Directly for the Screen // En İyi Orijinal Senaryo
Kim kazanmalı? : Midnight in Paris / Woody Allen
Bu yılın şüphesiz en ilginç filmlerinden birinin akıl dolu senaryosu Midnight in Paris ve sahibi Woody Allen’a gider gibime geliyor ödül. Ama Akademi bizi şaşırtıp ödülü The Artist’e de verebilir.
Kim kazanabilir? : The Artist / Michel Hazanavicius

Best Writing, Screenplay Based on Material Previously Produced or Published //  En İyi Uyarlama Senaryo
Kim kazanmalı? : Tinker Tailor Soldier Spy / Bridget O'Connor, Peter Straughan
Açıkçası bu dalda Extremely Loud & Incredibly Close’u görmek isterdim ama o olmadığına göre ödülün hakkı Tinker Tailor Soldier Spy. Ama akademi ödülü The Descendants adındaki filme verecektir. Mümkünse bu sene hiçbir ödül alamasın.
Kim kazanabilir? : The Descendants / Alexander Payne, Nat Faxon, Jim Rash

Best Animated Feature Film of the Year //  En İyi Animasyon Filmi
Kim kazanmalı? : Puss in Boots / Chris Miller
Herhalde ödül açıldığından beri en zayıf yılını geçiriyor olabilir bu dal. Genellikle bir adet Pixar filmi aday olur –ki o yıl muhtemelen kazanır-, o olmasa bile Miyazaki’nin Studio Ghibli’sinden bir kaç aday görürdük. Bu yıl en iddialı görünen iş Puss in Boots. Herhalde radikal bir karar almazlar ve ödülü ona verirler.
Kim kazanabilir? : Puss in Boots / Chris Miller


Best Foreign Language Film of the Year //  En İyi Yabancı Film
Kim kazanmalı? : Jodaeiye Nader az Simin (A Separation) / Asghar Farhadi (Iran)
Bu yıl ki törenin bir başka banko dalı. Gönül burada Nuri Bilge’yi de görmek isterdi ki bütün filmografisi içinde en çok hak ettiği filmiydi son filmi. A Separation yani orijinal dili ile Jodaeiye Nader az Simin, bu yıl ipi göğüsleyecek.
Kim kazanabilir?Jodaeiye Nader az Simin (A Separation) / Asghar Farhadi (Iran)


Best Achievement in Cinematography //  En İyi Görüntü Yönetmenliği
Kim kazanmalı? : The Tree of Life / Emmanuel Lubezki
Emmanuel Lubezki çok usta bir görüntü yönetmeni. Daha önce hiç Oscar alamamış ama 5 tane adaylığı bulunuyor. The Tree of Life’ın muhteşem görselliğine gider bu ödül bence. Ama Akademinin sağı solu belli olmaz. Tutarlar Robert Richardson’a ya da Janusz Kaminski’ye verirler, şaşırmamak lazım.
Kim kazanabilir? : Hugo / Robert Richardson

Best Achievement in Editing //  En İyi Kurgu
Kim kazanmalı? : The Artist / Anne-Sophie Bion, Michel Hazanavicius veya Hugo / Thelma Schoonmaker
Akademi’nin huyudur, genellikle kurgu ödülünü kazanan filmler, en iyi film de seçilir. Her ne kadar geçen yıl bunun bize tam tersini gösterse de, ben ödülü The Artist’in ya da Hugo’nun alacağına inanıyorum. Ha, eğer akademi ödüle mansiyon görevi biçerse ödül The Descendants’a da gidebilir.
Kim kazanabilir? : The Descendants / Kevin Tent

Best Achievement in Art Direction // En İyi Sanat Yönetmenliği
Kim kazanmalı? : Hugo / Dante Ferretti, Francesca Lo Schiavo
Harika bir sanat yönetmenliği ile Hugo’nun olur ödül. Gerçekten her şey ince ince düşünülmüştü.
Kim kazanabilir? : Hugo / Dante Ferretti, Francesca Lo Schiavo

Best Achievement in Costume Design // En İyi Kostüm Tasarımı
Kim kazanmalı? : Hugo / Sandy Powell
Akademi’nin kostümden anladığı şey, dönem filmi. Her ne kadar Hugo’nun kazanmasını istesem de ödül bu sene 14th Annual Costume Designers Guild Awards’da ödül kazanan ve kostümleri kız arkadaşımın da favorisi olan Madonna’nın filmi W.E.’ye gidebilir.
Kim kazanabilir? : W.E. / Arianne Phillips


Best Achievement in Makeup //  En İyi Makyaj
Kim kazanmalı? : Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2 / Nick Dudman, Amanda Knight, Lisa Tomblin
Harry Potter’ın makyajı çok başarılıydı. Üstelik Akademi bu konuda da takıntılı. Fantastik filmlere veriyorlar bu ödülü genellikle. Bir aksilik olmazsa ödül Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2’nin.
Kim kazanabilir? : The Iron Lady / Mark Coulier, J. Roy Helland

Best Achievement in Music Written for Motion Pictures, Original Score //  En İyi Müzik
Kim kazanmalı? : The Artist / Ludovic Bource
Geldik başka bir kesin dalımıza. Ludovic Bource herhalde hayatının işini yapmıştır, 100 dakika boyunca bir an bile susmayan bir müzik ile. Ödül kesinlikle onun hakkı. Ama gönül, adaylar arasında Trent Reznor ve Atticus Ross’u da görmek isterdi.
Kim kazanabilir? : The Artist / Ludovic Bource


Best Achievement in Music Written for Motion Pictures, Original Song // En İyi Şarkı
Kim kazanmalı? : Hiç biri!
Bu yıl törende canlı bir şekilde performans yapılmayacağını öğrendiğimden beri kılım bu dala. Bence her yıl törenin en güzel anını yaşatıyorlardı. Zaten adaylarda bir şeye benzemiyor. Muppets’lara olan yatkınlığım nedeniyle, ödül gidecekse onlara gitsin. Mına, mına…
Kim kazanabilir? : The Muppets / Bret McKenzie ("Man or Muppet")

Best Achievement in Sound Mixing // En İyi Ses Miksajı
Kim kazanmalı? : Hugo / Tom Fleischman, John Midgley
Hem sound mixing hem de sound editing dallarında iki güçlü rakip var bence. Biri Hugo, diğeri ise son Transformers filmi. Umarım ödüllerin ikiside Hugo’ya gider.
Kim kazanabilir? : Transformers: Dark of the Moon / Greg P. Russell, Gary Summers, Jeffrey J. Haboush, Peter J. Devlin

Best Achievement in Sound Editing // En İyi Ses Kurgusu
Kim kazanmalı? : Hugo / Philip Stockton, Eugene Gearty
Kim kazanabilir? : Transformers: Dark of the Moon / Ethan Van der Ryn, Erik Aadahl

Best Achievement in Visual Effects //  En İyi Görsel Efekt
Kim kazanmalı? : Rise of the Planet of the Apes / Joe Letteri, Dan Lemmon, R. Christopher White, Daniel Barrett
Akademi motion capture hastasıdır. O yüzden Cesar’ı ve Rise of the Planet of the Apes’i boş geçmezler. Ödül onların olur.
Kim kazanabilir? : Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2 / Tim Burke, David Vickery, Greg Butler, John Richardson

Best Documentary, Features //  En İyi Belgesel Film
Kim kazanmalı? : Pina / Wim Wenders, Gian-Piero Ringel
İşte geldik hiçbir fikrim olmayan dallara. Bu dallarda ki kararımı sadece okuduğum ve duyduğum kadarıyla verdim. Pina hem Pina Bausch hakkında olmasıyla hem de Wim Wenders gibi bir yönetmenin çekmiş olmasıyla ilgili olarak benim favorim. Ama her yerde ödülün Paradise Lost 3: Purgatory adlı filme gideceği yazılmış.
Kim kazanabilir? : Paradise Lost 3: Purgatory / Joe Berlinger, Bruce Sinofsky

Best Documentary, Short Subjects //  En İyi Belgesel Film, Kısa Metraj
Kim kazanmalı? : The Tsunami and the Cherry Blossom / Lucy Walker, Kira Carstensen
Kim kazanabilir? : Saving Face / Daniel Junge, Sharmeen Obaid-Chinoy

Best Short Film, Animated //  En İyi Kısa Film, Animasyon
Kim kazanmalı? : The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore / William Joyce, Brandon Oldenburg
Kim kazanabilir? : La Luna / Enrico Casarosa

Best Short Film, Live Action //  En İyi Kısa Film
Kim kazanmalı? : The Shore / Terry George, Oorlagh George
Kim kazanabilir? : Raju / Max Zähle, Stefan Gieren

23 Şubat 2012 Perşembe

Extremely Loud & Incredibly Close

Extremely Loud & Incredibly Close; Oscar’larda neredeyse hiç adı geçmeyen, lakin “Best Motion Picture of the Year” aday olan bir film. Film; 9 yaşındaki Oskar’ın, babasının 11 Eylül saldırısında ölmesinden sonra, eşyalarının arasında bir anahtar bulması ve bütün yaşamını, onu araştırmaya adamasını anlatıyor. Filmin oyuncu kadrosu çok güçlü. Yönetmen koltuğunda ise şu ana kadar 3 tane sinema filmi olan -Extremely Loud & Incredibly Close hariç- ve üçü de birbirinden iyi olan kişi; Stephen Daldry oturuyor. Billy Elliot ile kafamızı okşayan, The Hours ile tokat atan, The Reader ile midemize çalışan Daldry, bu sefer baya ağzımızı yüzümüzü kırıyor. Filmi bu kadar güçlü kılan bir diğer yan ise Jonathan Safran Foer. Everything Is Illuminated ile girdiği sinema dünyasını, Extremely Loud & Incredibly Close ile sürdürüyor ki iyi ki sürdürüyor. En baştan belirteyim, bu film beni attan düşmüş karpuz gibi yaptı. Eğer, “Aman ben böyle yüzümü güldüren, göbek attıran bir film istiyorum” diyenlerdenseniz, çıkın hemen bulunduğunuz bilet kuyruğundan, bakın sağ tarafta “Pussy in Boots” var, ona gidin.

Oskar Schell (Horn) ve The Renter (von Sydow)

The Curious Case of Benjamin Button, Forrest Gump gibi filmlerin de senaryosunu yazan Eric Roth yazmış filmin senaryosunu. Öncelikle film inanılmaz bir cast’a sahip. Tom Hanks, çok az da görünüyor olsa, özellikle sığ Robert Langdon tiplemelerinden sonra ilaç gibi gelecek bir rol ile karşımızda. Cast öyle uyumlu ki, herhalde gelmiş geçmiş en kötü kadın oyunculardan birisi olan Sandra Bullock bile rolünün hakkını veriyor. Bu yıl şirinlik konusunda Hugo’nun Hugo’su Asa Butterfield ile kapışacak da olsa, Thomas Horn inanılmaz bir oyunculuk performansı çıkarıyor, kamera karşısında ilk deneyimi olmasına rağmen. Horn; hafif obsesif, dahi olabilecek kadar zeki ve yanından hiç ayırmadığı tef’i ile öyle iyi Oskar oluyor ki, acaba bu çocuk gerçek hayatta da böyle mi diye sormak geçiyor izleyicinin içinden. Bütün filmin yükü onun üzerinde çünkü film onun hikayesi üzerinden gidiyor. Bütün ikili sahnelerde ki birincil dinamik kendisi. Horn, gerçek hayatta Türk halkının Riziko! adı ile bildiği Jeopardy! yarışmasının çocuklar için özel bölümünü kazanıyo, sonra da ver elini sinema. Kendisi, Broadcast Film Critics Association ödüllerinde “Best Young Actor/Actress” ve Phoenix Film Critics Society ödüllerinde ise “Best Performance by a Youth in a Lead or Supporting Role – Male” ile” Breakthrough Performance on Camera” ödüllerini kucaklayarak, filme şu ana kadar sahip olduğu 3 adet ödülü kazandırdı. Film; babası dışında adam akıllı kimseyle iletişim kurmamış olan Oskar’ın hikayesini o kadar ustaca anlatıyor ki, bir çok yerde “The Descendants; iletişimsizliği anlatan en iyi filmlerden birisi” diyenlerin, ağının ortasına filmin afişi ile vurmak geliyor içimden. Açıkçası benim uzun yıllardır izlediğim en iyi ölüm temalı filmlerden birisi Extremely Loud & Incredibly Close. Gel gelelim Max von Sydow’a. Ben bu adamı çok seviyorum arkadaş. Bayılıyorum resmen. Eğer Christopher Plummer, Begginers’de kendini aşan bir performans sergilemeseydi, kesinlikle altın heykelcik von Sydow’un olurdu. Çok, çok iyi oynuyor ve filmi kesinlikle bir adım daha ileriye taşıyor. Bu arada, açıkçası artık ABD’nin 9/11 olaylarını fazlasıyla kullandığını düşünüyorum. Biraz can sıkıcı olmaya başladı. Evet, acı bir olay olduğunun bilincindeyim lakin biraz fazla dramatize edilip, bu saldırı üzerinden bolca para kırmaya çalışan insanlar olduğu gerçeğini de görmezden gelemeyeceğim.

Thomas Horn / Stephen Daldry / Tom Hanks

Zeka dolu senaryosu, harika bir görsel dili, samimi oyunculukları için bile olmasa Thomas Horn adındaki genç yetenek için izleyin derim. Yılın en yürek burkan filmi seçiyorum Extremely Loud & Incredibly Close’u. Ülkemizde 16 Mart gibi abuk bir tarihte gösterime girecek. Siz yine de izlenecekler listesinde üst sıralara koyun bu filmi. Bol ve kaliteli filmli günler diliyorum.

19 Şubat 2012 Pazar

The Descendants

Gelelim günün ikinci postuna. Vizyondan önce If İstanbul’da gösterimi yapılan, ödül avcısı The Descendants. Film ülkemizde 24 Şubat’ta “Senden Bana Kalan” adıyla gösterimde olacak. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki aşağıda arada bir spoiler’a kaçabilirim, haberiniz olsun. Filmin yönetmeni Alexander Payne, saygı duyduğum About Schmidt ve Sideways gibi iki tane filmi imza atmış bir kişi. George Clooney; kendi kuşağındaki oyuncular arasında en sevdiğim. Ama totalde bunlar iyi bir film yapmaya yetiyor mu? Hayır. Film biter bitmez aklıma gelen ilk şey; 2010 yılında bir sürü dalda Oscar adaylığı bulunan, arkadaşlarla izleyip, o adaylıkları nasıl aldığını bir türlü anlayamadığımız bir film olan; Up in the Air’di. Yıllar sonra televizyonda rastlayıp ayılıp bayılmıştım. The Descendants’da bana tam olarak aynı duyguları yaşattı dün akşam. Hawaii’li zengin toprak sahibi Matt King’in karısı tekne kazası geçirip, komaya girince, ailenin sorumluluğu Matt’in üzerine kalıyor. Sorunlu iki kız çocuğu ile ailesini ayakta tutmaya çalışıyor.

Matt King (Clooney) ve Alexandra King (Woodley)

Film güzel başlıyor. Durgun Hawaii görüntüleri, deniz, kumsal. Güzel bir vaatte bulunuyor, lakin onu başaramıyor. Matt’in bir sorunu var, çünkü karısı onu aldatmış. Ama karısı ölüm döşeğinde olduğu için bunun hesabını soramıyor kimseden. Bu sırada karısının artık kurtulma şansı olmadığını öğreniyor. O da karısının aşığını bulmaya karar veriyor ve düşüyor yollara. Bir de bu sırada Hawaii adalarından birini ailecek satma sorunsalı var adamın başında. Öncelikle Matt, evliliği konusunda özensiz bir adam, özensiz bir baba. Çok güçlü bir kişiliğe sahip değil. Ona verilen tröst başkanlığı bile ona ağır geliyor. Film boyunca güya karakter gelişiyor, daha güçlü hale geliyor. Sonunda cesur kararlar alıyor ve ailesini ayakta tutuyor. Hayır efendim, yalan! Hiç de gelişim filan göstermiyor. Filmin bu konuda inandırıcılık sorunları olduğunu düşünüyorum. Çok ortada seyrediyor film. Karakterlerin hiç biri büyük bir değişim ya da kırılma göstermiyor. Evet böyle olmak zorunda değil elbet ama filmin senaryosu izleyiciye bunu vaat ediyor.

Bunlar hep böyle grup halinde takılıyorlar filmde de.

George Clooney’i çok sevmeme rağmen son birkaç yılda hep aynı olduğunu düşünüyorum. Sanki Up in the Air’deki karakteri hayatının bir yerinde vali, bir yerinde ise Hawaii’li toprak zengini olmuş gibi duruyor. Böyle yarım gülmeler, hafif dolu gözler filan. Hep aynı. Filmde kötü oynamıyor ama yani doyurmuyor. Bir sürü şey yaşıyor karakter, seyirci de bir değişim, bir catharsis* yaşamasını bekliyor.  Bu yıl, hele Jean Dujardin’in karşısında pek şans vermiyorum ama bu film hakkında bir şeyler dönüyor içerden, o kesin. Alexander Payne açısından ise söylenebilecek fazla bir şey yok. “Oscar garantili, sahibinden film” ilanına başvurmuş gibi duruyor yaptığı her şey. Hava yumuşatması için öylesine yazılmış karakterler cirit atıyor filmde.

Alexander Payne / Yönetmen

Ne yazık ki bu film hakkında postumu kısa keseceğim, çünkü film hakkında çok fazla konuşup kötü önyargı yaratmak istemiyorum ki zaten yazacak çok fazla bir şey de yok. Belki Oscar’ın güçlü adaylarından biri olarak değil de, normal bir film olarak izleseydim çok beğenebilirdim ama beni ilk izleyişimde iyi bir film olmasına rağmen hiç tatmin etmedi. Siz yinede gidin görün tabi, film filmdir. Herkese bol filmi, bol eğlenceli günler.

*Catharsis : Ruhsal sarsıntı ile arınma
-Fun fact : Kuzenlerden Milo, aslında Twin Peaks dizisinin Şerif Truman'ı

Hugo

Günlerdir yaşadığım yoğun iş temposuna bir de If İstanbul eklenince günlerdir post yazamaz hale geldim. Kız arkadaşımın “aynı post içinde iki film anlat” demesi kafamda her ne kadar bir ampul yaksa da bunun filmlere haksızlık olacağını düşünüp şöyle bir hale soktum olayı; artık her seferinde iki tane post gireceğim arka arkaya. Galiba en makul çözüm bu. Neyse konuyu çok dağıtmadan bu post’un filmine gelelim. Filmimiz Hugo. Adı sizi kandırmasın –Tolga Abi ile Hugo’daki Hugo sanan var bunu, ondan dedim- aslında çok ciddi bir film Hugo. Daha önce The Artist post’umda bahsettiğim o nostaljik dalganın bir ürünü. Aslında kendisi 30’ların Paris’inde yaşayan bir saatçi oğlu. Babasının ölümü ile ortada kalıyor, büyük tren garında saatçi olan amcası da onun bakımını üstlendikten sonra ölüyor. Hugo’nun yaptığı tek şey, bütün gün gardaki saatleri ayarlamak. Bir de babasının ona automaton’u tamir ettirmek. Doğal olarak bu konuyu okuyup sinemaya gidince, insanın hafif klişelerle dolu, sıcacık bir aile filmi izleme beklentisi oluşuyor. Üstüne birde 3D eklenince, Martin Scorsese’nin yaptığı son çocuk filmine dönüşüyor beklenti. 3D demişken, ben açıkçası 3D’yi günahım kadar sevmem. Kendisini sinema olarak da görmüyorum. Çok eğlenceli olduğuna katılıyorum, o ayrı bir konu. Lakin 3D denilen şey sinema değil, başka bir deneyim. İş böyle olunca, filmin ilk karesinden itibaren ördüğüm önyargılar duvarı, 10-15 dakikalar arası tuzla buz oluyor, çünkü film aslında dolaylı yoldan bile olsa Georges Méliès’in yaşamını anlatıyor. Bu özellikle benim gibi bir sinema öğrencisi –en basit tabir ile- manyak bir şey. Sadece bu da değil, film beklide son yıllarda izlediğim en sıcak film.

Georges Méliès (Kingley)


Ben Martin Scorsese’yi diğer yönetmenlerden bir ayrı severim şahsen. Gençlik döneminden, olgunluk dönemine ve yaşlılığına kadar her dönemde ayrı başyapıtlar çıkarmış birisidir. Hugo ise o filmografide apayrı bir yerde. Hugo; bir saygı duruşu, bir özlem. Yukarda da bahsettiğim Méliès, aslında sinemanın Lumière’lerden sonra en büyük atalarından. Kendisini pek çoğumuz “Le Voyage dans la lune” adlı filmiyle hatırlar. Film doğrudan Méliès ile ya da onun hayatı ile ilgili değil ki bence filmi ilginç kılan yön burası. Film hem Méliès’in sinemaya olan küskünlüğü hem de Hugo’nun automaton’u tamir etme süreci olarak iki paralel hikayede anlatıyor. İkiside bir birinin önünü kesmeden ve dikkat dağılmasına izin vermeden öyle güzel ilerliyor ve bağlanıyor ki Scorsese’nin hikaye anlatıcılığına olan saygım bir kat daha artıyor. Filmin görüntüleri ise enfes. Tren istasyonundaki görsellik, detaylar, doku çok büyülü. Özellikle açılış sekansındaki labirent çekimleri, kendimi çöllere vurma isteği yarattı bende. Öyle bir görsel cümbüş var ki beyazperdede insan kendini bir masal kitabının sayfaları arasında dolaşıyormuş gibi hissediyor. Burada Robert Richardson’ın hakkını vermek lazım. Kendisi zaten bu yıl “Best Achievement in Cinematography” dalında aday. Hugo’yu oynayan Asa Butterfield herhalde dünyanın en tatlı çocuğu ve genç yetenek Chloë Grace Moretz ile harika bir ikili oluyorlar. Filmin gizli kahramanı ise Ben Kingsley. Hani adamın öyle bir ağarlığı var ki, beni sadece 1-2 dakika içinde istediği her şeye inandırabilir, baya adamın müridi filan olabilirim.  Zaten filmin özellikle ortalarında hikaye iyice Méliès’e kayıyor ve film tek kişilik şova dönüşüyor. Birazcık bu noktada film sarkma yapsa da hızlı bir toparlamayla finale bağlanıyor ve sinemadan 8 yaşında bir çocuk havasında çıkmamızı sağlıyor.

Martin Scorsese / Yönetmen


Hugo, Scorsese’nin filmografisinde çok farklı ve önemli bir yerde bence. Bu yıl ise Oscar filmleri arasında The Artist’ten sonra benim izlediğim en iyi film. He, diğer filmleri izledikten sonra bundan iyi çıkar onu bilemem elbet, ama siz filmi izlemek istiyorsanız yapılacak en mantıklı hareket 28 Şubat’ı beklemek, lakin DVD ve Blu-Ray’i için pre-order tarihi 28’i. Ama filmi daha önce izlemek isteyen varsa tabi ki internetten indire… Korsana hayır…

Herkese bol filmi günler…


16 Şubat 2012 Perşembe

Moneyball

Bu yılın diğer bir “Best Motion Picture of the Year” adayı filmi Moneyball’da sıra. Moneyball –Türkçe’ye “Kazanma Hırsı” diye çevrildi. Kazanma? Hırsı?- Billy Beane adında bir menajerin, Oakland Athletics isimli beysbol takımını zirveye çıkarışını anlatıyor. Yıllardır bir şekilde beysbol maçına rastladığım zaman dikkatlice izlerim, hatta merak edip araştırmışlığım bile var. Lakin hala amacını ve kurallarını tam olarak anlayamadım. Buna rağmen Moneyball; değil beysbol, hiçbir spor dalını sevmeyen bir kimse için bile sevilesi bir film. Bunun sebebi aslında Coca Cola’nın formülü gibi. Başarısızlık içinde bir adam al. Cesur işler yaptır. Çevresindekiler ona başaramaz desinler. Adam dünyayı değiştirsin. Bakınız vermek gerekirse; Jerry Maguire, The Social Network vs. Bu arada Social Network demişken, filmin senaristleri, Social Network’ünde senaristi olan Oscar ödüllü Aaron Sorkin ve Schindler's List’in yazarı Steven Zaillian. Her yıl buna benzer bir film olur. İzlenilir ve beğenilir hatta ama hep ondan daha iyi bir film daha olur. İşte ne yazık ki Moneyball’un kaderi de bu. Kötü bir film değil kesinlikle, hatta başka bir yıl karşımıza çıksa yarış için dişli bir rakip bile diyebiliriz. Ama bu yıl genel olarak kötü bir sene geçirilmesine rağmen hiçbir adaylıkta şansı olmadığını düşünüyorum. Bunun nedenlerine daha sonra geleceğim.

Billy Beane (Pitt) ve Peter Brand (Hill)

Brad Pitt çok iyi bir oyuncu –bu paragrafa böyle sığ bir cümleyle başlamak istemezdim, lakin öyle- Oynadığı her rol için biçilmiş kaftan havasını veriyor. Gerçek Billy Beane görse, herhalde benden daha etkileyici olmuş diyip, işi gücü bırakır, California kıyılarındaki 2+1 yazlığına çekilirdi. Bence böyle rolleri oynamak zordur. Çünkü karakterin dinamiğini arttıracak çok fazla materyal yok -birkaç devirdiği masa, otomat dışında-. Pitt film boyunca devamlı yükselen bir ivme çiziyor. Her ne kadar kızıyla olan ilişkisi çok havda kalsa da, ki filmin genel sorununun bu olduğunu düşünüyorum, çok iyi oynuyor. Aynı şekilde gençlik komedilerinden tanıdığımız Jonah Hill’de hiçbir sahnede Pitt’in altında kalmıyor, aksine bazı sahnelerde onun önüne geçiyor, harika bir ikili oluyorlar. Philip Seymour Hoffman ise resmen cebinden yiyor. Aynı filmdeki rolü gibi, sanki görevinin çok etkin olmamasından canı sıkılmış gibi film boyunca. Filmin yönetmeni Bennett Miller’ı ise tanıyanlar genellikle “Capote” filminden hatırlarlar kendisini. Filmde usta işi bir yönetmenlik var, lakin çok fazla yeni bir şey vaat etmiyor. Evet, çok iyi, hatta hatasız bir iş denilebilir ama hep benzer işler. Filmin, daha doğrusu senaryonun en orijinal yani benim için şu; aslında Oakland A’s amaçladığını başaramıyor. Yani şampiyon olamıyor. Ama arka arkaya 20 maç kazanarak Amerikan Beysbol Ligi’nde bir rekor kırıyorlar ve uyguladıkları oyuncu seçimi yöntemi ile beysbol dünyasını değiştiriyorlar. Güzel olan şu; her izleyen kişi sanki Oakland A’s ve Billy Beane çok büyük bir başarı yakalamış gibi hissediyor. Filmden çıktıktan sonra insan şöyle bir söz sarf etmek istiyor; “Başarı amaçladığın değil, ulaştığındır!” Ayrıca Aaron Sorkin’in çok iyi yaptığı bir diğer iş ise çok karmaşık bir yapıya sahip olan senaryoları Pamuk Prenses, Kurşun Asker, Kırmızı Başlıklı Kız kıvamında anlatması. Ne yapıyor ediyor, bütün o karışıklığın, bütün o diyalogların içinde sana konuyu net bir şekilde anlatmayı başarıyor. Aaron Sorkin’in de başarısı bu olsa gerek. Bu kadar övdük, hiç mi kötü yanı yok bu Moneyball’un? Tabi ki var. İşte o yüzden çok iyi bir film olamıyor. O da bazı konulara takıntılı şekilde değinilmiş, bazılarının ise çok havada kalmış olması. Bence filmin ilk yarısında ki Oakland A’s’in çuvallama dönemi biraz fazla üzerine durulmuş bir konu. Oysa film oraya kadar çok iyi geliyor ama o kısım biraz fazla sakız oluyor. Diğer bir olay ise Beane ile kızının arasındaki ilişki. Bu ilişki öyle önemli ki film için, filmin finali biraz da olsa bununla alakalı. Ama çok üstünkörü geçilmiş. İkisi arasındaki duygusal ilişkiyi tam kavrayamadan, ilişki çok hızlı gelişiyor.

Billy Beane (Pitt)

Moneyball, spor seven sevmeyen herkesin hoşuna gidebilecek bir film. Bence biraz direkten dönme durumu var ama Brad Pitt’in oyunculuğu, Jonah Hill’in bir zamanlar ne kadar şişman olduğu, e tabi birazda beysbol için izlenebilecek bir film.


Gerçekten de iyi kilo vermiş değil mi?

14 Şubat 2012 Salı

The Artist

İlk entry’im için pek de uzun sürmeyen bir düşünme faslından sonra “The Artist” hakkında bir şeyler yazmaya karar verdim. Bu sene herhalde sinemayla az da olsa ilgilenip de The Artist’in adını duymayan yoktur. Ama filmin sessiz olmasını, gösterimde ses konusundaki bir hatadan kaynaklandığını sananlar var ne yazık ki . Bu yılki Filmekimi’nde kaçırdığım ve de kaçırdığıma en çok üzüldüğüm film olan The Artist; Golden Globe, Critics' Choice, SAG, DGA ve son olarak da BAFTA’da gaza gelip en baba ödülleri topladı. Ayrıca Oscar’lar için de bir dolu adaylığı bulunmakta. Tamamen sessiz, saniyede 22 kare olarak çekilmiş, sadece aralarda ara yazıların çıktığı bu filmin –ki bu ara yazıların alt yazı çevirisi değil, Türkçe yapılması ayrı bir şıklık- bu kadar göklere çıkarılıp, ödüllendirilmesinin çok açık nedenleri var elbet. Öncelikle son yıllarda, özellikle de bu yılda, başta Hollywood olmak üzere dünya sineması nostaljik bir akımın etkisi altında. Bence henüz daha 117 yıllık bir geçmişi olmasına rağmen kendini çok çabuk tüketen bir sanat türü olmasından kaynaklanıyor bu geçmişe duyulan özlem / saygı duruşu olayı. Akademi’de en iyi film adaylıkları bulunan Martin Scorsese’nin masalsı “Hugo”su ve Steven Spielberg’ün epik savaş filmi “War Horse” bu yukarda bahsettiğim tanıma birebir uyan filmler. Ama The Artist'i bunlardan bir adım ileriye atan çok önemli bir özelliği var bence. O da safkan bir Hollywood filmi olmaması. Cast ve Crew’un yarısından fazlası Fransız. Filmin ilk karesinden itibaren yönetmen şunu diyor; “Ey izleyici! Ben sana pek fazla bir şey vaat etmiyorum. Sana bir adamın hikâyesini anlatacağım. Beğenip, beğenmemek sana kalmış.” İş böyle olunca 1,5 saati aşan süresi ve üstüne üstlük tamamen sessiz olmasına rağmen filmden bir dakika kopmuyor izleyen kişi. Çünkü perde de gördüklerimiz aceleye gelmemiş, yavaş yavaş, dertsiz tasasız oluşmuş bir iş. Herkes yaptığı işi çok iyi anlamış durumda ve de çok iyi yapıyor. Bu tarz bir uyumu günümüz sinemasında pek çok usta yönetmen bile yakalamakta güçlük çekiyor.

George Valentin (Dujardin) ve Peppy Miller (Bejo)

2012 model beyinlerimiz filmleri belli şekillerde okumaya alışmış durumda. İşte efendime söyleyeyim, kız gelir “Sana çok aşığım” der, adam “Asla birlikte olamayız” der filan falan. Biz buna göre bir düzlem oluştururuz. Hikayeyi ona oturturuz, sonu hakkında tahminler yaparız vs. Bu algıyı kırmak normalde pek bir zordur. İşte film tam olarak bunu yapıyor. Tamamen sessiz olmasına rağmen bir de sinemanın “yenilikçi dil” nimetlerinden hiç yararlanmıyor Michel Hazanavicius. O algıyı kırıyor ve birkaç replik ile anlatılabilecek olayları tamamen öze dönük bir şekilde anlatıyor, yani oyuncu üzerinden. Benim “99 francs” ile tanıdığım Jean Dujardin insanüstü bir performans çıkarıyor. Bütün film boyunca hiç sesi çıkmıyor Dujardin’in. Günümüzde konuşabildikleri halde az buçuk bir şey anlatmak için debelenen aktörleri düşündüğümde, Dujardin öylece duruyor sahnede. Arada gülüyor, bakıyor filan. Özellikle törenlerdeki kabul konuşmalarını izleyince televizyondan tutup çıkarıp, yanıma oturtup o harika aksanıyla birkaç lafın belini kırma isteği uyandırıyor insanda. Umarım o da Hollywood’a transfer olduktan sonra ne kadar saçma sapan proje varsa onlarda oynayan, Avrupa’lı aktörlere dönüşmez. Dujardin’in partneri Bérénice Bejo’da hiç altta kalmıyor. İkili sahnelerinde, özellikle filmin sonundaki tap dance sahnesinde döktürüyorlar. Dujardin ile Bejo’nun kimyalarının bu kadar uymasının sebebi daha önce yine Michel Hazanavicius tarafından yönetilmiş bir ajanlık parodisi olan “OSS 117: Le Caire, nid d'espions”da da birlikte oynamaları. Filmin müziklerini atlamak ayıp olur. Ludovic Bource imzalı sountrack çalışması inanılmaz olmuş. Zaten 100 dakika boyunca susmayan, filmin ikinci baş rolü olmuş olan müziklerin zayıf olması beklenemez. Yönetmenlik ve senaryo adına hayran kaldığım her şeyden bahsetsem konudan çıkar, benim kıskançlık krizlerim hakkında bir post olur bu ama kısaca özetlemem gerekirse, Michel Hazanavicius her şeyi tam tadında kullanmış. Galiba filmin de ana cümlesi bu olabilir. Her şey tam tadında. 

Michel Hazanavicius / Yönetmen
The Artist, bu yıl izlediğim en iyi filmlerden biri. Hatta öyle bir film ki; bu filmi izleyip de beğenmeyecek bir insan yoktur diye düşünüyorum –gittiğim seansta filmi 10. dakikasında terk eden çift hariç- . Ülkemizde çok fazla gişe yaptığını düşünmüyorum. Bu yüzden bol süslü blockbuster’lar arasında uzun süreler vizyonda kalması çok muhtemel değil. Siz en iyisi bir şekilde en kısa zamanda filmi izleyin. Ben ise elimden geldiğince Oscar törenlerine kadar aday olan bütün filmleri izleyip, buradan yazacağım. Bu post’uma Ingmar Bergman’ın ’57 yapımlı şaheseri Wild Strawberries’den beri izlediğim en iyi rüya sekansı ile son veriyorum. Herkese bol filmli günler…





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...